"Ey çocuk ne de hoştun arkadaştık seninle
Eflâtun hayallere daldın
Hürdün, kaslı bacakların vardı
Şehrin içinde koşardın
Steplerde kollarını açardın
Tahta kılıçlarla deve dikenlerine savaş açtıktan beri
Her gören tatmak istedi hayallerinden
Etrafına savaşçılar toplandı
Hiç kimsenin adamıyken
Düşmanların hasedini ağarttın
Bir kış, düşünde mermerlerin üzerine biriken tortular aktı
Aymazken önceleri
Bir çark yapmaya uyandın
Sadrından ve sırtından çatlatarak uyardı seni ruhun
Erlik yürüyüşler yüzüne vurunca
Gözün aydınlık istedi
Bir gün çocuk sanarak kendini
Bir şerh yazmasaydın
Ayağın takılmasaydı bir gelinciğe basmamak için
Dağların farkına varmazdın
Kelebekleri avlamaya kalkmasaydın
Bozkırda kaybolmazdın
Ahaşveroş’a kardeş dedin nicedir
Cehennemden bari kovulmasaydın
Erdin, içinde bir yahudi öleyazdı
Bütün aşklar bir yanaydı artık alçaktın
İfritin hortumu elinden düştü
Kaçtıkça büyüdü kaçtıkların
Büyüttün putları
Her anın orijinal putları
Savaşın ve barışın putları
Bin tanrı ilinin katli vacib çocukları
El ele tutmuş naif ve çocuksu
Allah’ın belasını umarak dua ediyordu
Kaçtın
Kaçtıkça, babamız İbrahim ağlıyordu
Kucakları sızlıyordu Tutmosis’in hanımının
İmran’in çaresizliğine güldü hahamlar
Meryem geldi
Meryem’in çaresizliğine güldü hahamlar
Mesih gelmişti, kuzuları mesh etmeye
Ot tıkamak için kurt heveslerine hahamların
Sonra Zerdüşt demişti
Uzakta hurmaların arasında geleni
Kaçtıkça
Göremedikçe Eyun avtentis’i 
Uzandığı soylu dizleri göremedin 
Dünya öğrenen çocukların soluklarıyla kaimken
Şavaşmadın kaçtın kardeşin gibi serseri
Helvadan yapılmış kızlara taptın
Cüzzamlı kalbinle kim sevdi seni
Karbonlaşan kalbe şifa eden,
O eski otacı karıların da tanrısı
Ey Allah!
Şuncacık çocuktum
Büyüdüm, serpildim, içimdeki yahudiyle
Yıkıldım, parçalandım ve birleştim ve kalktım lanetle
Katlettim, kalktı lanet nihayet
Şimdi ne çocuk var ne adam var ne ceset
Affet!”

View text
  • 4 ay önce

KOŞAK

I.

İçimde soğuk bir alevle dağlara koşuyordum. Gözlerimden soğuk, erkek yaşlar akıyordu. İçimdeki sevgisizlik ağaçlara çarpıyordu. Gövdelerinde bin yıllık yaralar açıyordum. Düştüm. Yine düştüm. Kalktım ve koştum. Parçalanmamak için durmuyordum. Durmamalıyım. Dursam yok olacaktım. Gözlerimden çelik gibi yaşlar aktı. Rüzgarı keserek geçiyordum ormandan. Ormanın da kalbi vardı ama. O da acıyordu. Kalbine batan ağaçlardan acı reçineler akıyordu. Ama ben koştum. Reçineleri acıtan adımlarla koştum. Ormanların kalbine yarıklar açarak soludum. Renk yoktu hiçbir yerde. Kalbim artık çarpmıyordu. Koştum. Yüzümdeki acı ağaçlara çarptı, parçalandı. Ayaklarım kuraklaştı. Gözlerimden çelik damlalar aktı. Kulaklarımda şaman davulları, çığlıklar, ruhlarla, göğüsleri patlamış aygırların ruhlarıyla koştum. Dursam ruhumdan olacaktım. Boğazımda koca bir volkan düğümlenmişti. Kendimi bıraksam patlayacaktım. Koştum. Nefesim lav kokuyordu, gözlerimden elmas damlalar akıyordu. Ve nereden geçtiysem yıkarak geçtim. Dursam yıkılacaktım. Bir kalbim olsa dururdum. Oysa mavi bir ışık vardı. Soğuk bir alevdi, neye dokunsa donduruyor, parçalıyordu. Ben koştum. Gün doğmuyordu. Kızıl şafak ne demekti anımsayamadım. Çok aklım kalmamıştı. Koşmalıydım. Yoksa boğazımdaki düğüm yırtılacaktı. Göz kapaklarımın altında karanlık bir duman deviniyordu. Peki kim görüyordu? Aklım az kaldı. Koşmalıyım. Ellerimi göremedim. Mavi ışık kayboluyordu. Kararsız bir gölge gibiydi. Koşuyordum. Aniden karşıma çıktım. Durdum.

II.

Parçalarımdan yeni bir evren kuruluyordu. İhtiyar ağaçların genç tohumları gibi dağılmıştı. Binlerce çocuk için bir adam ölmeliydi. Duruyordum. Aklım da kalmamıştı. Çocuk döllenmiyordu binlerce toprağın rahminde. Devinmeyi bırakan gölgelerin üzerinde kuşlar yoktu. Karanlığa baktıkça taşlaşıyordu çocuklar. Henüz döllenmemiş çocukların ruhları, karanlık yılkıların toynaklarına yapışıyordu. Bir iblis ve çocukları umutla koşuyordu. Karanlık ve parçalanmış olmam istenmişti. Öyle olacaktım. Oldum. Bunu bilecek kimse kalmayana kadar koşmuştum. Koştuğum gün görünmüyordu. Gören kimdi peki? Ya düşünen kimdi? Döllenen her karanlıkta genişliyordum. Devinen ve hırçınlaşan bir evrenin gölgesi beliriyordu. Başım döndü. Kustum. Mecburdum. Benden bunu istemişti yok olanlar. Yılkıların göğüslerine çarpıp boynu kırılan çocuklar kustum. Hepsinin kalbine gözümden akan parlak taşlar saplanmıştı. Ayıkladı taşları şarkın ve kuzeyin iblisi ve çocukları. Bir ayaz, akşamın kirpiksiz göz kapaklarını dondurmuştu. Nefesleri donuyordu gölgelerin. Gölgeleri donuyordu nesnelerin. Her parçam bir evrene dönüşmüş duruyordum. Evrenin karanlık atlarının ruhlarıyla duruyordum. Durdum. Kimsenin gücü yetmiyordu.

III.

Söz kalmadı sanıldı ben durunca. Tanıyamadılar duranı. Hep duruyor sandılar. Sandıklarıyla gölgeler taşıyorlardı yeni koşucular tahrik etmeye. Farketmediler ne olduğunu. Onlar baktıkça ve bakmadıkça tahrik oldu koşucular. Bilmediler yeni çocuklar ölecekti. Yaratılmamış çocuklar. Bir şey yapmak gerekliydi. Tek çaresi vardı koşucuların. Onlar, koşucuları anlamadılar. Baktılar ve bakmadılar. Başta duruyordu koşucular. Koşmaya başladılar. Ben yalnızca izliyordum. Parçalarım bir evrene dağılmıştı. İzleyen neydi peki? Şimdi koşuyordu sayısız koşucu. Sayısız evrenin parçası olacağından habersiz bir erlik inadıyla. Akılları az kalmıştı, koşuyorlardı. Binlerce çocuk kusulacaktı, binlerce iblis ve çocukları zengin olacaktı. Daha savaşlara gelmemiştik. Bunlar bir çağın adamlarına yazılmış sanılacaktı. Çocuklar yeni ölmüyordu. Koşucular da yeni değildi. Durduk. İnfilak ettik. evrenin içiydik. Peki anlayan neydi?

View text
  • 4 ay önce
View photo
  • 1 yıl önce
  • 45
View photo
  • 1 yıl önce
  • 277
View photo
  • 1 yıl önce
  • 1096
View photo
  • 1 yıl önce
  • 447
View photo
  • 1 yıl önce
  • 63

Cello Suite No.1 in G major, BWV 1007: I. Prélude

Mstislav Rostropovich
View audio
  • 1 yıl önce
  • 240
View photo
  • 1 yıl önce
  • 4894
View audio
  • 1 yıl önce
  • 76
View photo
  • 1 yıl önce
  • 3588
View photo
  • 1 yıl önce
  • 26
View photo
  • 1 yıl önce
  • 27
View photo
  • 1 yıl önce
  • 445

"arefe" bildin anlamına geliyor arapça’da. arif, maruf, irfan, marifet ve sair kelimeler bu isimden türemişler. türkçe bayındır kelimesi iskana uygun imar edilmiş mekanları ifade eder. iskan ise sakin, sükun, müsekkin gibi kelimelerle aynı köke sahip. bayındırın bu anlamları da içeriyor olması pek garip değil. bau almanca’da mesken, baum ise ağaç demek. bayındır blühend anlamına tekabül ediyor. fakat bau kelimesi bayındır kelimesine daha uygun fikrimce. bayındır aynı zamanda bir insan ismi olarak kullanılıyor. imar, mamur ve mimari aynı kökten kelimeler. dilin insanın ifade aracı olduğunu ve bu üç milletin insanlarının kullandıkları kelimelerin köklerini düşünmeye çalıştığımızda bizi saf düşüncenin gerçek bir refaha ulaştırabileceği ümidi sanırım konuya eğilmiş çoğu insanın aklından ve ruhundan geçer. ayrıca insan, irfan, ağaç, mimari, sükun kelimelerini derinlemesine düşündüğümüzde sanırım hakikat göğünden savrulan bir toz parçasının zayıf parıltısını gördüğümüzü zannedeceğiz.

View text
  • 1 yıl önce
x